DEPREM VE TEVEKKÜL

Muhammed Zakir Çetin hocamızın deprem ve tevekkül konusunu gayet harika şekilde izah ettiği makalesini istifadenize sunuyoruz.

DEPREME BAKIŞ AÇISI

Eğer desek ki, deprem fay hatlarının kırılması sonucu meydana gelmiştir. Bu işi fay hattına versek ne kadar doğru olur? Akıl bunu kabul eder mi? Bilindiği üzere depremler fay hatlarının kırılmasının sonucunda oluşmaktadır. Peki bu yer yüzünün muazzam hareketini sadece fay hattına vermek yeterli ve doğru bir izah olur sizce?
Kanaatimize göre yeterli bir izah olmaz. Şöyle ki; Nasıl ki, elektrik düğmesine basınca lamba yanıyor. Baktığımızda lambanın yanması o düğme ile oluyor. İşin gerçeği ise lambanın yanması düğme ile değil elektrikledir. Zira elektrik olmasa düğmeye basılması hiçbir mana ifade etmez.
Hem güneşe karşı tuttuğumuz ayna güneşi ve ışığını yansıtmaktadır. Eğer güneş olmasa hiçbir ayna bu işi yapabilecek durumda olmaz. Bu iki sebep gibi toprak, ağaç gibi sebeplerin hiçbiri kendi başlarına kalsalar hiçbir işi yapabilecek güce sahip değillerdir.
Demek sebeplerin yaptığı iş Cenab-ı Hakk’ın kudreti ile sonuçların arasında irtibatı sağlamaktır. Ve her şeyi ancak sonsuz kudretiyle yapan Cenab-ı Hak’tır.
Nasıl ki bir silahın sahibi olur ve onun tetiğini çekmeden o silah kendiliğinden ateş etmez. Ancak onun sahibi tetiği çekmekle o silah ateş eder. Öyle de küre-i arzı yaratan ve onun içine birçok faydalı işleri görmek için adeta bir bomba düzeneği gibi fay hattını yerleştiren ve zamanı ve yeri gelince de onun pimini çeken Allah (cc)’tır.
Dolayısıyla bu işler doğanın veya sebeplerin yapacağı veyahut kendiliğinden olacak işler değildir. Bu sebepler elektrik düğmesi gibi birer perdedir. İşleri yapan bizzat Cenab-ı Hakk’ın kudretidir.
Depreme ehl-i imanın bakış açısından bakmak gerekir zira Peygamberimiz (asm): “Mü’minin hâli ne güzeldir! Her hâli kendisi için hayırlıdır ve bu durum yalnız mü’mine mahsustur. Başına güzel bir iş geldiğinde şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı geldiğinde ise sabreder; bu da onun için hayır olur.” (1) buyurmuştur. Zaten İnsanın kulluk vazifelerinden biri de sabırdır. Zira Peygamber Efendimiz (asm) sabır imtihanını da hicretlerle, harplerle, nice musibet ve sıkıntılarla en ileri derecede yaşayarak bize örnek olmuştur.
Çünkü sabır ve şükür en makbul ibadetlerdir. Evet musibet günahların neticesi olduğu gibi mükafatın ve kazancın da habercisidir.
Demek bu büyük deprem musibetinin mü’mine kazandırdığı büyük kârlar vardır. Hatta diyebiliriz ki verdiği zarar bir ise getirdiği kâr bindir. Birkaçını şöyle sıralayabiliriz.

Birincisi: “Ümmetim, merhamete uğramış bir ümmettir. Ahirette azap görmeyecektir. Onun azabı cezası, dünyada başına gelen fitneler, ağır imtihanlar, depremler, masum yere öldürülmeler gibi felaketler şeklinde verilir.” (2)

Evet bu hadis-i şeriften şöyle anlaşıyor. Nasıl ki küçük yerlerde ve kasabalarda işlenen suça göre muamele ediliyor. Küçük suç işleyenlere o küçük yerlerde ceza veriliyor. Büyük cinayet işleyenlerin cezası ise büyük yerlere ve merkezlere bırakılıyor. Öyle de Cenab-ı Hakk’ın rahmet ve adaletine bakınız ki kâinat denilen memleketinde dünya küçük bir yer ve kasaba hükmünde olduğundan mü’minlerin küçük suçları sayılabilen günahlarının cezası acilen dünyada veriliyor, merkez olan ahiretteki cehennemin o şiddetli azabına bırakılmıyor. Büyük suç ve cinayetleri işleyen kâfirlerin cezası ise tehir edilerek ahirete, cehennemin şiddetli azabına bırakılıyor.
Demek bu deprem Allah’ın bir lütuf ve ihsanı olarak mü’minler için günahlara kefarettir ve cehennem azabından kurtulmalarına bir vesiledir.

İkincisi: Ehl-i imanın yıkılan evleri, zayi olmuş bütün malları sadaka hükmüne geçer. Hem de Cenab-ı Hakk’ın kabul edeceği en kıymetli mallarını sadaka vermiş oluyorlar.

Bir gün hane-i saadette bir kurban kesildiğinde Rasûlullah Efendimiz (asm) ondan geriye ne kaldığını sormuştu. Hazreti Âişe (r. anha) vâlidemiz: “Sadece bir kürek kemiği kaldı.” dedi. Bunun üzerine Efendimiz (asm): desene (yâ Âişe), bir kürek kemiği hâriç hepsi (yani bütün infâk ettiklerimiz) bizim oldu!” buyurdular. (3)
Zira o kalan eti dünyada yiyip bitirecekler. Dağıttıkları ise cennet nimetleri olarak onlara takdim edilecektir. Demek ehl-i imanın bu zayi olan malları ahirette onların olacaktır. Geriye kalanları ise dünyada kalacaktır. Hem bu fani mal ve mülk ahirette baki mallar olarak tekrar kendilerine verilecektir. Demek ehl-i iman için bu dünyada depremin getirdiği zayiat en az bin kat
fazlasıyla ahirette telafi edilecektir ve eksik bırakılan veya verilmeyen zekât ve sadakalar varsa onların yerine geçip onların kefareti olacaktır.

Üçüncüsü: Bu depremde sıkıntı gören, koşturan ve depremzedelerin derdiyle dertlenenlerin bütün o koşturmaları, sıkıntıları ve üzüntüleri harp cephesindeki askerin hali gibi çok makbul bir ibadet hükmüne geçer. Bu sıkıntılar ahirette birçok cennet nimetlerini kazandıran sevinç ve sürura dönüşür.

Tüm bu koşturmalar, açlıklar, zorluklar eksik kalan ve yapılmayan ibadetlerin yerine geçer veya onlara kefaret olur. Ahirette görülecek sıkıntı ve üzüntülerden kurtulmaya vesile olur. Demek mü’min için olan her şeyde hayır vardır. Velev ki bir deprem olsun.

Dördüncüsü: Depremde büyük bir kayıp olarak kabul edilen, hayatlarını kaybedenlerin durumudur.

Evet onlar bu deprem olmasaydı dahi bir gün gelip kaybedecekleri muvakkat bir hayatı ve dünyalarını kaybetmiş oldular. Fakat bununla beraber çok şeyler kazanmış oldular. Zira yaşadıkları geçici hayata bedel şehadetle baki bir hayatı ve kaybettikleri geçici dünya ile de sonsuz bir cenneti ve bıraktıkları dünyevî zevk ve lezzetlere bedel de sonsuz lezzetleri ve saadetleri kazanmış oldular.
Demek bir kayba karşı binlerce kazandıkları olmuştur. Öyleyse mü’minin başına gelen her bir şeyde bir değil binler hayır vardır.

Beşincisi: Bu büyük felaket sebebiyle kimileri çoluğunu çocuğunu kaybetmiştir. Bunda da Cenab-ı Hakk’ın büyük bir rahmet ve şefkati vardır.

Zira o şehit olan eşleri ve çocukları bu şehadet sebebiyle bütün günahların affolunması ve evliya derecesine çıkıp ehl-i cennet ve saadet olmaları öyle büyük bir makamdır ki, kırk günden tâ kırk seneye kadar ibadet ile ancak o
mertebeye çıkılabilir. Cenab-ı Hakk’ın bunlara olan lütfuna bakınız ki, birkaç dakika içinde onları bu makama çıkarmış ve cennetin sonsuz saadet ve nimetlerine nail etmiştir. Birkaç senelik hayatı ve saadeti kaybedip sonsuz hayat ve saadeti kazanan elbette zarar etmez.
Hem bu vefat edenlerin bu velayet mertebesini normal şartlarda kazanmaları çok zordur. Bunda ne kadar muvaffak olacakları bilinmez belki de çoğu bu mertebeyi kazanmaya muvaffak olamayacaktı. Ancak bu depremde vefat eden iman sahibi her bir mü’minin bu mükafatı alacağını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz. Ve o mü’minin vefat eden hanımı, cennette cennet hurilerinden daha güzel bir şekilde mü’min olan beyine daimî bir hayat arkadaşı olacağı hatta beyi günahkâr bile olsa ona şefaat edip cennete girmesine vesile olabilir durumdadır.
Evet bir mü’min, deprem vesilesiyle bu dünyada birkaç senelik hayat arkadaşını kaybeder ancak ahirette sonsuz ve daimî bir hayat arkadaşını bulur. Bu hakikat beyini kaybeden kadın için de aynen geçerlidir.
Hem bu büyük musibette insanları çok üzen olaylardan biri de evlatların bilhassa masum çocukların vefatlarıdır. Ayet-i kerime (4) o çocukların ölümsüz olarak daimî cennette kalacaklarını haber veriyor.
Evet mü’minlerin ergenlik çağından önce vefat eden evlatları cennette cennete layık bir surette ebedî, sevimli, daimî olarak çocuk kalacaklardır. Ve cennete giden anne ve babalarının kucaklarında ebedî olarak sevinmelerine vesile olacaklardır. Ve çocuk sevmek ve çocuk okşamak gibi en hoş bir zevk ve lezzeti anne babalarına temin edeceklerdir. Ve her bir şeyin cennette bulunduğu halde, cennetin çocuk yapmak yeri olmadığından orada evlat sevgisi de olmayacak diyenlerin sözlerinin ne kadar yanlış olduğunu gösterir.
Hem dünyada çocukluk dönemi olan on senelik kısa zamanda elemlerle karışık çocuk sevmeye bedel, safi ve elemsiz milyonlar sene ebedî olarak evlat sevgisini anne-babasına kazandırır. Demek bu ayet, ehl-i imana çocuklarının ölümüyle böyle çok büyük bir saadeti ve mutluluğu kazanacaklarının müjdesini veriyor.

Özellikle çocuklar masum oldukları gibi bu deprem ile şehadet mertebesini de kazanmış oluyorlar. Hem masumiyet hem velayeti kazandıkları için günahkâr olan anne ve babalarına da inşallah şefaatçi olacaklardır.

Hem vefat eden çocuk Cenab-ı Hakk’ın masum bir kuludur ve bütün varlığıyla Cenab-ı Hakk’ın yarattığı bir eseridir ve O’na aittir. O çocuk anne-babanın terbiyesine verilmiş sevimli bir arkadaşıydı ki, baksınlar diye geçici olarak onlara verilmiş ve Cenab-ı Hak onları o çocuğa hizmetkar yapmıştır. Anne-baba hizmetlerinin karşılığında peşin bir ücret olarak onlara lezzetli bir şefkat vermiştir. Şimdi bin hisseden dokuz yüz doksan dokuz hisse sahibi olan O merhametli Allah (cc) rahmet ve hikmetinin gereği olarak o çocuğu onların elinden alsa hizmetlerine son verse görünüşteki bir hisselerine karşılık hakiki dokuz yüz doksan dokuz hisse sahibi olan Allah’a karşı şekvayı anımsatacak bir tarzda ümitsizlik içinde üzülerek bağırıp çağırmak iman ehline yakışmaz. Ancak bu ehl-i gaflet ve ahirete inanamayan dalalet ehlinin işidir.
Hem eğer dünya ebedi olsaydı, insan içinde ebedi kalsaydı veya ayrılığın sonu olmasaydı o zaman ümitsizlik içinde üzülmenin ve elem ve acı çekmenin bir manası olurdu.
Madem dünya bir misafirhanedir vefat etmiş çocuk nereye gitmiş ise anne-baba da oraya gidecektir. Hem bu ölüm sadece o çocuk için değildir. Umumi bir yoldur herkes o yoldan gidecektir. Hem madem ayrılık dahi ebedî değildir. İleride hem kabirde hem cennette görüşülecektir. Öyleyse “Hüküm Allah’ındır, O verdi O aldı.” demeli. Sabır içinde şükretmelidir.
Bununla beraber geliniz birlikte bir düşünelim. Bu başa gelen musibetten ümitsizlik içinde çırpınmak, sabır ve şükrü bırakarak şikayetlerde bulunmak sanki bu musibetin sonu gelemeyecekmiş gibi her türlü elem ve acıyı yaşamak bu sıkıntıdan bizi kurtarmadığı gibi kesinlikle musibetin acısını kat kat arttırır. Eğer; “O’ndan geldik ve yine O’na gideceğiz.” desek ve Allah’a tevekkül edip O’nun kudret ve rahmetine sığınmış olsak ve bu dertlerimizi acizlik ve fakirlik lisanıyla O’na arz etsek ve lütuf ve keremini bekleyerek sabır içinde şükretsek kim ne kaybeder? Bir şey kaybetmediğimiz gibi bu tevekkül ve teslimiyetimiz bu musibeti ya tamamen bitirir ya da yarıya indirir.
Bu hakikatleri ispat eden Peygamberimiz (asm)’in bir mucizesi şöyledir: “Bir adam, Rasûlü Ekrem (asm)’in yanına gelerek ağlayıp sızladı ve dedi: “Benim bir küçük kızım vardı. Şu yakın derede öldü. Oraya gömdüm.” Rasûlü Ekrem (asm) ona acıdı ve dedi: “Gel, oraya gideceğiz.” gittiler. Rasûlü Ekrem (asm) o ölmüş kızı çağırdı. “Yâ fulâne!’ dedi. Birden o ölmüş kız: “Buyurunuz.” dedi. Rasûlü Ekrem (asm) ferman etti: “Tekrar peder ve vâlidenin yanına gelmeyi arzu eder misin?” o dedi: “Yok, ben onlardan daha hayırlısını buldum.” (5) diyerek geri dönmek istemedi. Zaten cennete giden birisi geri gelmek istemez.
Ey bu depremde eşini, çoluğunu çocuğunu ve akrabasını kaybeden kardeşlerimiz; eğer Peygamberimiz (asm) gibi bir zat yanımızda bulunmuş olsaydı bugün şehit hükmünde vefat eden o sevdiğimiz insanlara: “Siz bir daha dünyaya geri gelip sevdiklerinize ve akrabalarınıza kavuşmak ister miydiniz.” diye sorsaydık bu şehitlerin hepsi de “Biz dünyadaki sevdiklerimizden ve akrabalarımızdan, başta Sevgili Peygamberimiz (asm) olmak üzere daha güzel akraba ve dostları bulduk ve dünyadaki her şeyden daha güzelini bulduk.” diyerek bir daha geri gelmeye razı olmayacaklarından zerre kadar şüphemiz yoktur.
Madem biz de oraya gideceğiz üzülüp sıkıntıya kapılmanın ve yapmamız gereken şeyleri bırakarak her şeyden el ayak çekmenin bir manası yoktur. Peygamberimiz (asm)’in oğlu İbrahim (as)’in vefat ettiğinde gözleri yaşarmış ve ashabtan biri “Ya Rasûlallah siz de mi ağlıyorsunuz.” sualine karşı Peygamberimiz (asm): “Kalp üzülünce gözlerden yaş akar.” buyurmuştur.
Demek üzülmek ve ağlamak vardır. Bağırıp çağırmakla ümitsizliğe düşmek yoktur. Hem ayet-i kerimede: “Doğrusu kim Allah’tan korkar ve düştüğü felâkete sabrederse; muhakkak ki Allah iyilik edenlerin mükafatını boşa çıkarmaz.” (6) buyurulmuş, Peygamberimiz (asm) de: “Sabırdan daha hayırlı ve geniş bir nimet hiçbir kimseye verilmemiştir.” (7) buyurmuştur.
Cenab-ı Hak bütün şehitlerimize kemal-i rahmet, mağfiret ve meyve-i cennet ihsan eylesin ve aile efratlarına ve milletimize de sabr-ı cemiller ihsan eylesin ve böyle bir musibeti bir daha bizlere yaşattırmasın. Âmin.

Bütün bu açıklamalar Risale-i Nurların ışında yazılmıştır daha fazlasından istifade etmek isteyen kardeşlerimiz bu mevzuya dair risalelere bakabilir.

Eğitimci Yazar Muhammed Zakir Çetin


1 Müslim, Zühd, 64.
2 Ebu Davud, Fiten, 7.
3 Tirmizî, Kıyâme, 33.
4 Vâkıa Sûresi, 17. ayet.
5 A’lamun Nübüvve, s. 141.
6 Yusuf Sûresi, 90.
7 Tirmizi, Birr, 76.

Kamu Yöneticilerini Tehdit Eden Gizli Tehlike

Bilmem dikkatinizi çekti mi, benim son dönem benzer kamu yöneticisi ziyaretlerim ve görüşmelerim arttıkça bir detay dikkatime takılmaya başladı. O da şu, kamu yöneticileri inanılmaz bir ziyaretçi trafiği altındalar. Öyle ki bazen sırada bekleyen bir sürü insan, bürokrat ya da işi düşmüş bir vatandaş. Biri çıkıyor biri giriyor. Bir de aynı kamu yöneticisinin özel günler veya bir başka bürokratik konu dolayısı ile diğer kamu yöneticilerine yaptığı ziyaretleri de işin içine katarsanız işin vahameti daha da net ortaya çıkmış oluyor. Okumaya devam et Kamu Yöneticilerini Tehdit Eden Gizli Tehlike

Çocuklarınızı Boşuna Okutmayın

Başlık şaka gibi gelebilir, ama maalesef ciddi ciddi çocuklarınızı okutmayın diyorum. Tabiki mevcut sistemde ilk 4 yıl olan ilkokulu zaten örgün olarak okutmak zorundasınız. Sonraki 4 yıl orta okul ve ardından 4 yıl lise eğitimi ise örgün olmak zorunda değil. İşte eğitim sisteminin nefes almamıza imkan verecek en büyük açığı ya da artısı burası. Konu dahilinde üniversite eğitimini de düşünürsek kısaca üniversiteye kadar olan eğitimin zorunlu olan 12 yıllık kısmının ilk 4 yılı hariç gerisi açıktan veya farklı kurumlarda gerçekleştirilebiliyor.

Efendim nerden çıktı şimdi bu çocukları örgün okutmama yani açıktan okutma meselesi dediğinizi duyar gibiyim. Okumaya devam et Çocuklarınızı Boşuna Okutmayın

Dünyanın 1 Numaralı Süper Gücü TÜRKİYE’DİR.

Süper güç denince hepimizin aklına malum birkaç ülke geliyor. Evet, salt güç anlamında bu sonuç normal. Peki şunu sorsak, güç ne için olmalı, neye hizmet etmeli, gücün neticesi ne olmalı. İşte bu sorular güç ve süper güç kavramlarının zihinsel karşılığını değiştirebilir, değiştirmelidir de. Okumaya devam et Dünyanın 1 Numaralı Süper Gücü TÜRKİYE’DİR.

Ramazanın Hikmetlerini Öğrenmek

RAMAZANIN MANASI VE HİKMETİ İYİ BİLİNMELİDİR.

Ramazan nedir ne değildir bilmek, hikmet ve gayelerini öğrenmek, orucun maddi faydaları ile birlikte sosyal ve ruhsal faydalarını öğrenmek Ramazan için en öncelikli ilmi konularımız arasında olmalı. Hasbelkader bir müzeyi gezme durumumuz olduğunda müzeden bi haber gezmek yerine bir rehberden veya kitaptan istifade edip ziyaret etmek ne kadar akıllıca ise her sene 12 ayımızdan birisini geçirdiğimiz ramazanı da belli başlı kaynaklardan okumak, taramak ve bilgi sahibi olmak o denli önemli.
Kaynaklar için başta Kuran’ı Kerim olmak üzere, hadis kaynakları ve tefsirlere bakılabilir. Özellikle orucun hikmetlerini öğrenmek için Risale-i Nur tefsirindeki ramazan risalesinden istifade edilebilir. Okumaya devam et Ramazanın Hikmetlerini Öğrenmek

Doğru ramazan programı

RAMAZANDAN EN GÜZEL ŞEKİLDE İSTİFADE İÇİN,

1. İftarda az yiyoruz.
2. Çay ve muhabbeti teravihe kadar bitiriyoruz.
3. Teravihi mutlaka ve camide kılıyoruz.
4. Teravihten sonra en geç 23:30’da küt yatıyoruz.
5. Sahura mutlaka kalkıyor ve güzelce karnımızı doyuruyoruz.
6. Sahurdan sonra güneş doğana kadar Kuran okuma, evrad, kitap okuma, tefsir mütalaası ve sabah namazı ile vaktimizi geçiriyoruz.
7. Güneş doğar doğmaz işimize başlıyoruz.
8. Öğle namazı öncesi 30 dakika kadar istirahat ediyoruz.
9. İkindi ortasına kadar işimize devam ediyoruz.
10. İftara kadar sabah başladığımız manevi ve ilmi çalışmalarımıza devam ediyoruz.

Ramazanı kendimize değil, kendimizi ramazana göre düzenliyoruz.

Ramazan gezme, eğlenme zamanı görmüyor, ramazanda verimi düşüren sebepleri ortadan kaldırarak maddi manevi her yönden istifadeli bir ramazan geçirmek için harekete geçiyoruz.

Bu ramazan farklı geçiyor 3

YANLIŞ – 3: İftarda çok yemek yeme

DOĞRUSU: İftarda az yenilerek ramazanın feyzine erilebilir.

Uzun bir açlıktan sonra aniden ve aşırı miktarda yenen iftar yemeği mide ve bedene ani bir yük oluşturduğu için, yorgun bedenin hantallaşması ve uykuya yönelmesine sebep olur. Her zaman olduğu gibi ramazanda da az yemek beden ve ruh sağlığı yönünden en doğrusu olmakla birlikte, ramazanın feyz ve bereketini tam yaşayabilmenin yegane şartıdır. Bu vesile ile beden ağırlaşmakayacak, teravih ve diğer ibadetler yorucu olmaktan çıkıp feyzli ve istifadeli hale gelecektir. Gece uykusunda ise beden daha verimli dinlenecek, ertesi güne daha güçlü başlayacaktır.

Ramazanı kendimize değil, kendimizi ramazana göre düzenliyoruz.

Ramazan gezme, eğlenme zamanı görmüyor, ramazanda verimi düşüren sebepleri ortadan kaldırarak maddi manevi her yönden istifadeli bir ramazan geçirmek için harekete geçiyoruz.

Bu ramazan farklı geçiyor 2

YANLIŞ – 2: Ramazanda verim düşer.

DOĞRUSU: Ramazan ruhsal ve bedensel gelişim ayıdır.

Ramazanda sanıldığı gibi iş ve çalışma verimi düşmez, aksine ramazana uygun bir programla hareket edilirse verim daha da artar. Bunun için en önemli detay, iftarda az yemek, gece erken yatmak ve sahur yapmak, sahurdan sonra uyumamak, mümkünse öğle öncesi kaylule denilen kestirme uykusunu aksatmamaktır. Kısaca buna ramazanı kendimize değil, kendimizi ramazana uydurmak olarak ifade edebiliriz.

Ramazanı kendimize değil, kendimizi ramazana göre düzenliyoruz.

Ramazan gezme, eğlenme zamanı görmüyor, ramazanda verimi düşüren sebepleri ortadan kaldırarak maddi manevi her yönden istifadeli bir ramazan geçirmek için harekete geçiyoruz.

Bu ramazan farklı geçiyor 1

YANLIŞ – 1: Ramazanda gezelim, eğlenelim.

DOĞRUSU: Ramazan gezme, eğlenme zamanı değil, manevi ve maddi yönden gelişim zamanıdır.

Ramazan, Rabbimizin rahmetinin tecellisi olarak maddi manevi istifade edeceğimiz, beden ve ruhsal yönden sağlıklı hale geleceğimiz, özel ve bereketli bir aydır. Bu manada önceliğimizi ramazanın ruhuna uygun şekilde geçirmek kendimiz için yapabileceğimiz en güzel kazanım olacaktır.

Ramazanı kendimize değil, kendimizi ramazana göre düzenliyoruz.

Ramazan gezme, eğlenme zamanı görmüyor, ramazanda verimi düşüren sebepleri ortadan kaldırarak maddi manevi her yönden istifadeli bir ramazan geçirmek için harekete geçiyoruz.

Ülkemiz İçin Kısa ve Net Değişim Önerileri – Dersler Ne İşe Yarar?

Eğitim Sistemine Öneriler – 2

Her dersin ne işe yaradığı en basit ve anlaşılır şekilde hem dönem başında hem de belli aralıklarla anlatılmalı. Öğrenci ne öğreneceğini, bu dersin hayatına ne katacağını, gerçek hayatta veya işinde ne tür bir katkı sağlayacağını bilmeli, ta ki öğrendiği şeyler zihninde bir yerlere otursun ve mantıksal bağlantıları sağlanabilsin.

Yaşadığım bir örnekten yola çıkarsak Ortaokul 3. sınıfta (şimdi 8. sınıf) Ticaret adında bir ders görmüştük. Hatırımda kalan bir iki şey şu, bir büyük T harfi çiziyoruz. Sağına bir şeyler yazıyoruz, soluna bir şeyler yazıyoruz ve toplayıp çıkarıyoruz. Sonuç bilmiyorum ne. Bir sürü hesap var, en çok aklımda kalan ise demirbaş eşya hesabı ne işe yarıyorsa 🙂 Bir de kitapta tek tük resimden bir tanesi hatırımda kaldı, o da bir kaza resmi ve altında şu yazıyordu, “kaza geliyorum demez, sigorta yaptırmak riski azaltmaktır” gibi bir şeyler. Okumaya devam et Ülkemiz İçin Kısa ve Net Değişim Önerileri – Dersler Ne İşe Yarar?